DAHA YAŞANABİLİR KENTLER MÜMKÜN – YEŞİL BİNALAR

 

Şükrü MUTAF- Eğitim Bilim Uzmanı


DAHA YAŞANABİLİR KENTLER MÜMKÜN – YEŞİL BİNALAR

GİRİŞ

Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin endüstriyi meydana getirmesi, aynı miktar topraktan daha fazla insanın beslenebilir hale gelmesini sağlamış, kentlerde bulunan sanayi kollarında insanların iş olanaklarının artması ile kentlerde nüfus yığılmalarına ve düzensiz yapılaşmaya neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını büyümeye dönüştürme çabaları, kontrolsüz büyüme ve gelişmeyi körükleyen temel neden olmuştur. Bu kontrolsüz gelişme beraberinde atık sorununu yaratmıştır. Bu atıklar, önceleri toplumda sorunlara neden olmazken, zamanla büyüyerek bütün dünya ekosistemini tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki teknolojik gelişmeyle birlikte, bilişim ve iletişim altyapısı geniş coğrafi alanlara yayılmıştır. Mobil iletişim teknolojileri aracılığı ile veri ve enformasyon erişiminin zaman ve mekandan bağımsız hale gelmesi, insanoğlunun ekosistemi ne derecede tahrip ettiğini daha açık olarak ortaya çıkarmıştır. Bu olumsuz değişim; hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği ve radyoaktif kirlenme gibi konularda sivil toplum örgütlerini harekete geçirmiş ve benzer bilinçle dünya liderleri kendi aralarında Montreal Protokolü, Kyoto Protokolü, Stokholm Sözleşmesi gibi antlaşmalar yapmışlardır. Günümüzde ise çevresel duyarlılık artmış, yapı sektöründe yeşil bina olarak adlandırılan çevre dostu ekolojik binalar ortaya çıkmıştır. Yeşil binalar, daha az enerji ve su kullanma ve kullanılan malzemelerin çevresel hayat döngüsü üzerindeki etkilerini azaltma amacı güden tasarımlarla şekillenmektedir.

Kentlerde yaşayan nüfusun toplam nüfus içindeki payının artıyor alması, yerleşim alanlarındaki kentsel standartların yükseldiği ve yaşam kalitesinin arttığı anlamına gelmemektedir. Mevcut durumda, kentli olmayı seçen nüfusun barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni yerleşim alanları açılırken, doğal kaynaklar giderek azalmaktadır.

Yerleştirilen nüfusun ihtiyaç duyacağı ticari, kültürel, yönetsel ve toplumsal hizmet alanları ile açık yeşil alanların hazırlanan kent planları yoluyla kente kazandırıldığını belirtmek gerekir. Ancak, bilinmektedir ki planların uygulayıcıları olan yerel yönetimlerin karşılaştıkları yetki ve finansman sorunları, söz konusu alanların istenilen nicelik ve nitelikte hayata geçirilmesini önlemektedir.

Doğanın bir parçası olduğu halde insan, ikamesi mümkün olmadan doğal kaynakları sürekli olarak tüketerek doğa ile karşı karşıya gelmektedir. Yaşanan bu doğa-insan çekişmesi, geçmiş dönemlerde görülen var olma mücadelesinden oldukça farklı, tehdit edici, duyarsız ve bilinçsiz bir mücadele halini almıştır.

Tüketim toplumuna yönelim, kaynak kullanımı konusundaki hassasiyeti köreltirken, değerin salt ürüne verilmesi nedeniyle, yaşanılan alanlara yabancılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Çevreye Duyarlı Kentleşme Yaklaşımı’nın temelinde, yerleşim alanlarındaki sorunların çözümlerini alan içinde bulma arayışı vardır. Yerel özelliklere öncelik veren, genellemelerden arınmış bu yeni yaklaşım, özlenen değişimi yaşamak için ciddi bir fırsat olarak tanımlanmaktadır.

“Planlama Modeli” ile yapılaşacak alanlar için planlama stratejileri ve mimari esaslar, açık alanlar için peyzaj esasları, ulaşım ve altyapı politikaları tanımlanmalıdır. Alanın taşıma kapasitesi dikkate alınarak belli bir kentsel yoğunlukta geliştirilecek komşuluk biriminde öngörülen mimari esaslara göre, çevre duyarlı bir yerleşim alanında inşa edilecek binaların iç ve dış tasarımı bölgenin doğal verilerine dayanmalıdır. Konutlar için iklim şartlarına dayanıklı yalıtım ve dış cephe malzemelerinin kullanılmalıdır. Açık alanlar sistem içerisinde yalnızca “görsel” açıdan ele alınmamış, peyzaj öğelerinin kullanılacağı“ İçsel üretim alanları” olarak tasarlanmalıdır.

SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE DEĞERLERİ

Sanayi devrimiyle birlikte, 19. yüzyılın başlarında şehirlerde yaşayan insanlar toplam dünya nüfusunun %10’unu oluştururken, bugün bu oran %50’lerin üzerine çıkmıştır. Tarımsal nüfustaki azalma, hızlı ve plansız kentleşme, çevresel sorunların kaynağını oluşturmaktadır. Bu çevresel sorunlar tüm dünya ülkelerinin gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Sürekli ve hızla gelişen dünya, doğal enerji kaynaklarının azalması, ekolojik dengenin giderek
bozulması, özellikle son yıllarda çeşitli doğal afetlerle kendini hissettiren küresel ısınma, çevre kirliliği gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu durum insanlığı gelecek nesillere temiz, sağlıklı, yaşanabilir bir çevre bırakmak üzere harekete geçirmiştir. Dünyada nüfus artışı, sanayileşme, teknolojideki hızlı ilerleme ve küreselleşme sonucu doğal kaynaklara ve enerjiye olan talebin hızla artması ile yenilenemeyen enerji kaynaklarında meydana gelen azalma toplumu yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına yönlendirmektedir. Bu kapsamda gelecek kuşaklara sağlıklı bir dünya bırakabilmek amacı ile insanoğlunun yaşamına sürdürülebilirlik kavramı girmiştir. Sürdürülebilirlik; çevre değerlerinin ve doğal kaynakların savurganlığa yol açmayacak biçimde akılcı yöntemlerle, bugünkü ve gelecek kuşakların hak ve yararları da göz önünde bulundurularak kullanılması ilkesinden özveride bulunmaksızın ekonomik gelişmenin sağlanmasını amaçlayan çevreci bir dünya görüşüdür. Sürdürülebilirlik kavramı ilk defa 1972 yılında, Stockholm’de yapılan İnsan Çevresi Konferansı sırasında kullanılmaya başlanmış, konferans sonunda Stockholm Çevre Bildirgesi yayımlanmıştır. Bunu 1976’daki Barcelona Sözleşmesi izlemiştir. 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından yayımlanan, Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) olarak adlandırılan ve Bruntland Raporu olarak bilinen rapor ise sürdürülebilirliğin günümüzde de kullanılan tanımını ortaya koymuştur. Sürdürülebilirlik; Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca Brundtland raporunda, “Bugünün gereksinim ve beklentilerini, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılamaktır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan hareketle, yerel yönetimlerin dünya ölçeğindeki çevre kuruluşu niteliğini taşıyan ICLEI (Uluslararası Yerel Çevre Girişimleri Konseyi) tarafından sürdürülebilir kalkınma, gelecek kuşakların yaşam düzeylerini tehlikeye atmadan ve bugünün sorunlarını çözerken geleceği yaşanmaz hale getirmeden, toplumların esenlik artışının sağlanabilmesini ifade edecek şekilde tanımlanmaktadır.

EKOLOJİ VE YEŞİL BİNA

Yunancada ev, barınak, yer anlamına gelen “oikos” ve bilim anlamına gelen “logia” kelimelerinden türetilmiş bir terim olan “Ekoloji”, en yalın anlatımıyla insan ve diğer canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanabilir. İlk olarak Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından 1869 yılında kullanılan ekoloji kavramı, ekonomi, sosyoloji, felsefe, biyoloji, mimarlık, mühendislik, şehircilik, hukuk, tarih gibi pek çok disiplinle çevre bağlamında ilişki kuran çok yönlü bir disiplindir. Yakın zamana kadar yalnızca bitkiler ve hayvanların çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen ekolojinin kapsamı, özellikle 1970’lerden sonra çevre sorunlarının dünyanın ana gündem maddelerinden biri haline gelmesiyle genişlemiş ve insan-doğa ilişkilerini de içermeye başlamıştır.
Ekoloji kavramı, genellikle çevre ile karıştırılmaktadır. Çevre, yaşayan organizmaları çevreleyen tüm dışsal faktörleri belirtirken, ekoloji yaşayan organizmalarla çevre arasındaki ilişkilerin tanımlanmasıdır. Göreli olarak durağan olan çevre kavramı, bir durumu ve yapıyı saptamaya yöneliktir. Buna karşılık ekoloji kavramında yaşayan canlılarla çevre arasındaki ilişkiler ve etkilenmeler çok yönlü ve doğrudan ve dolaylı biçimleri ile yer almaktadır. Ekolojik süreçler dinamik, sürekli karşılıklı ilişkiler doğrultusunda değişen bir ilişkiler dizinini tanımlamaktadır . Ekolojik yapı tasarımı, insan ve doğa ilişkisini göz önünde bulundurarak, iklimsel ve topografik verileri de kullanan ve kaynakları tutumlu kullanmaya yönelik gayret gösteren bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, yapıları dünya ekolojisinin bir parçası ve yaşayan bir habitat olarak ele alır. Ekolojik yapı kavramı yeni bir tasarım sürecinin ürünü değildir. İnsanlık tarihi, ilk yaşama birimi örneklerinin doğa ile mükemmel uyumunun izlerini taşır. İlk yerel mimari örnekleri, iklim, topoğrafya verileri ve yerel malzeme kullanımı ile sezgisel ekolojist yapılardır. Örneğin M.Ö. 470-399 yıllarında yaşayan Sokrates güneye bakan evlerde kış güneşinin içeriye alınabildiğini ama yazın güneşin çatıların üzerinden geçerek evin gölgede kaldığını söylemiş ve bu durumda kış güneşini alabilmek için güney cephesinin yüksek, soğuk rüzgarlardan korunabilmek için de kuzey cephesinin alçak yapılmasını önermiştir. Aynı şekilde Vitrivius, M.Ö. 25 yılında yazdığı De Architettura’da özel konut tasarımlarının doğru olması için başlangıç aşamasında, yapıldıkları ülke ve iklim koşullarının gözetilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Küresel ısınma, hızla artan üretim, susuzluk, karbondioksit salınımının artması, çevre kirliliği ve doğal kaynakların hızla tüketilmesi yapı sektöründe çevre dostu, ekolojik binaların yapılmasını gündeme getirmiştir. Çevre dostu bina yapımına ilgi giderek artarken yeşil bina olarak tabir edilen yapılar ortaya çıkmıştır. Belli standartlar getirilerek sertifikalanmakta olan yeşil binalar yapı sektöründe daha değerli, doğal kaynakları verimli kullanabilecek, doğaya saygılı, insanların doğayla bütünleşmesini hedefleyen ve sağlığını koruyan, ekolojik, konforlu ve enerji tüketimini azaltan binalar olarak yeni bir yönelim ve sektör ortaya çıkarmıştır. Yeşil binalar, küresel iklim değişikliğine neden olan insan aktivitesinin artan rolünün farkında olan küresel tepkinin bir parçasıdır. Yeşil binalar, binaların çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerini gözönünde bulunduran ileri teknoloji taşınmazlardır. Yeşil binalar, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen, atık suların geri kazanımını sağlayan, gün ışığından olabildiğince faydalanan, etkin ısı yalıtımı olan ve yapının gerekli enerjiyi kendisinin ürettiği binalardır. Bu hedefler, daha iyi oturum (binanın yönelişi), tasarım, malzeme seçimi, inşa, operasyon, bakım, nakil ve mümkün derecede yeniden kullanma kavramları ile başarılabilmektedir.
Bugün sürdürülebilir, ekolojik, çevre dostu vb. pek çok isim altında karşımıza çıkan yeşil binalar, yapının arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirilerek, bütüncül bir anlayışla, sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlanan, iklim verilerine ve o yere özgü koşullara uygun, ihtiyacı kadar tüketen, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmiş, doğal ve atık üretmeyen malzemelerin kullanıldığı, ekosistemlere duyarlı ve sürdürülebilir yapılar olarak tanımlanmaktadırlar. Gerek Türkiye’de gerekse tüm dünyada toplam enerji tüketiminin içinde binaların ısıtılması, soğutulması, havalandırılması, aydınlatılması ve sıcak su ihtiyacı için kullanılan enerjinin %30 olduğu tahmin edilmektedir. Öte yandan binalarda kullanılan beton, cam, ahşap, elektrik malzemeleri, tesisat ekipmanları gibi imalatların sanayide üretimi ve inşaat için kullanılan iş makinaları için tüketilen enerji miktarı dikkate alınırsa, toplam tüketilen enerji oranı %40’ı aşmaktadır. Bu gibi hususlar dikkate alındığında binalarda sürdürülebilirlik; binayı oluşturan malzemeden, bina ömrünü tamamladığında binada yeniden kullanıma alınabilecek bölümlerin değerlendirilmesi sürecine kadar uzanan tüm alanda; fosil yakıtlara dayalı enerji girdilerinin (enerji, su, yapı malzemeleri vb.) miktar ve maliyetinin minimize edilmesi olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda yeşil binalar, girdilerin verimli ve minimum düzeyde kullanıldığı ve iç ortam kalitesinin (konfor) üst düzeyde sağlandığı binalardır. Yeşil binaların başlıca avantajları aşağıdaki gibi sıralanabilir:  Binalardan kaynaklı karbondioksit salınımını azaltması,  İnşaat aşamasında çevre tahribatını en aza indirgemesi,  İşletme masraflarının azalması,  Yenilenebilir enerjinin kullanımını ve geliştirilmesini sağlaması,  Hafriyat ile ortaya çıkan atık malzemenin değerlendirmeye alınması,  Yeşil çatı uygulaması ile yağmur sularının biriktirilip kullanılması,  Doğal ışıktan yararlanma,  Enerji tasarrufu sağlaması,  İzolasyon sistemleri ile ısıtma soğutma maliyetlerinin azaltılması,  Binanın değerini artırması,  Kullanıcılara daha sağlıklı ve verimli ortamın sunulması ve  Kentsel yaşam alanlarına değer katmasıdır. Kaynak: Erdede S.B., Bektaş S. “Ekolojik Açıdan Sürdürülebilir Taşınmaz Geliştirme ve Yeşil Bina Sertifika Sistemleri” Harita Teknolojileri Elektronik Dergisi 2014, 6(1) 1-12

BELEDİYECİLİKTE YEŞİL BİNA ANLAYIŞININ YERİ VE ÖNEMİ

Yeni belediyecilik anlayışında bina sistemlerinin bütün olarak ele alınması sürdürülebilir gelecek düşüncesinde yer almaktadır. Bu nedenle bina tasarımlarına bütüncül bir yaklaşımla bakılarak, disiplinler arası sıkı işbirliği ve bilgi alışverişi projenin başından işletmeye
alınmasına kadar etkin biçimde sürdürülmesi yeni belediyecilik anlayışının en önemli yapı taşlarından bir tanesidir. Belediyeler, bina sistemini oluşturan elemanlar arasındaki etkileşimleri ve bağımlılıkları inceleyerek sistemin bütünü ile ilgili uygun çözümler geliştirilebilir.